Namibya’da iki gece geçirdiğimiz Swakopmund, yolculuğun sonunda en çok düşündüren şehir oldu benim için. Uzun bir yolculuk sonrası ulaştığımızda geniş caddelerinden geçerken ilk bakışta Afrika’dan çok, Avrupa’da küçük bir sahil kasabasındaymışım hissi yarattı içimde. Alman mimarisi taşıyan alçak binalar, düzenli sokaklar, şık kafeler, butik mağazalar… Doğada vakit geçirdiğimiz onca günden sonra vaha gibi.
Amanpuri adında hostel benzeri bir yerde kaldık. Ortalamanın altında bir yer ama, temiz ve güvenliydi. Kaldığımız yerden birkaç dakika ötede Atlantik Okyanusu’nun sert dalgaları kıyıya vururken, araçla beş dakika mesafedeyse Namib Çölü’nün sonsuz kumullarının uzandığı bir şehir hayal et, işte oradayız. Doğanın iki zıt yüzünün aynı şehirde buluşması bile başlı başına etkileyiciyken, Swakopmund’un beni asıl etkileyen tarafı ise bambaşkaydı.
İlk günümüzü şehir merkezinde geçirdik. Uzun uzun yürüdük sokaklarında. Güzel bir kafede kahvemizi içtik. Cafe Latte istedim, Chai Latte geldi ama olsun, ortam güzeldi 🙂 Mağazalara girdik, çıktık. Aslında ilk başka mağazaları erken saatte kapatmışlar diye düşündük en başta. Ama işin aslı öyle değilmiş. Mağazaların kapıları genellikle kapalı ve önlerinde de ayrı bir demir kapı vardı. Yapmamız gerekense, kapının ziline basmak, içerideki görevlilerin seni beğenmesini dilemek, eğer bu gerçekleşirse bu iki kapı açılması ve içeri giriş. Anlayacağın, aslında yine güvenli bir yerde değiliz. Herşey tamamen güvenlik için. Bu prosedür neredeyse her mağazada farklı farklı çeşitlerle kendini gösterirken, sokak arasındaki müstakil, hoş görünümlü evlerin tamamı da ya yüksek duvarlarla ya elektrikli tellerle ya da keskin jiletlerle korunuyordu. Güvenlik kameralarının yetersiz kaldığı bir şehir burası. Gündüz sorun olmadığı ama akşam saatlerinde şehirde yürümememiz tembihlendi gün kararırken.
Akşam yemeğinde sonra Dünya Kupası maçını izlemek için gittiğimiz bardaysa çok eğlendik. Hem buranın adına şarkılar yazdıkları yerel içeceği Amarula’yı denedik (hafif bir likör) hem de maç aralarında çalan müziklerle buranın yerel halkı ile birlikte vakit geçirme şansı yakaladık. Bir Afrika ülkesinde Güney Afrika-Meksika maçı izlemek de ayrıca güzel oldu. Maç bittiğinde kaldığımız hostele dönmek için harekete geçtiğimizde ki buraya yürüyerek geldiğimiz düşünülürse yürüyerek dönmek bize çok mantıklı gelmişti. Taksi çağırmamız gerektiği söylendi. ‘İki adım yol’ falan desek de, olmaz-mış. Hatta taksi şoförümüz bizi dışarıda beklemek yerine barın içine kadar gelip aldı. Araca onun gözetiminde gittik falan. Sabah yürüyerek kaç defa önünden geçtiğimiz yerler, hava karardığında riskli bölge olmuştu. Benim İstanbul’da yaşadığım yer düşünüldüğünde bu durum öylesine ütopik ki… Burada evet hayat devam ediyordu ama güvenlik konusu hep görünmez bir şapka gibi bizimle gezmek zorundaydı.
Ertesi sabah birkaç saatimizi Namib Çölü’nün kumullarında ATV sürerek geçirdik. Kum tepeleri arasında gazlamak başlı başına unutulmazdı. Öğleden sonra ise bambaşka bir Swakopmund ile tanışacaktık.
Mondesa ve DRC: Swakopmund’un Görünmeyen Yüzü
Ama benim için asıl Swakopmund, öğleden sonra başladı. Yerel bir rehber kendi aracıyla ikimizi alarak şehir merkezinden yalnızca birkaç kilometre uzağa götürdü. Ve manzara tamamen değişti. İlk başta yerel bir pazar alanında durduk. Kendilerinin paketledikleri farklı gıda ürünleri satılıyordu bu pazarda. Baharatlar, baklagiller, meyve bildik bilmedik bir çok yiyecek. Açıkçası pek de hijyenik değildi ortam. Aslında bu pazar, göreceklerimizin sadece başlangıcıydı. Birkaç dakika sonra Swakopmund’un turistlerin pek görmediği yüzüyle tanışacaktık.
Wall of Shame
Sonra Mondesa bölgesine doğru ilerledik. Daha mahalleye girmeden gözümüze çarpan ilk şey Wall of Shame*, yani Utanç Duvarı oldu. Belediye bu duvarı 2017 yılında, şehre giriş yolundan bakıldığında Mondesa’daki yoksul yerleşimlerin görünmesini engellemek amacıyla yaptırmış. Yerel basın ise ona “Utanç Duvarı” adını vermiş. Çünkü birçok kişi, duvara harcanan paranın insanların yaşam koşullarını iyileştirmek için kullanılmasının çok daha doğru olacağını savunmuş.
Duvarın ardından karşımıza teneke evlerin yan yana sıralandığı mahalleler çıktı. Rehberimiz burada yaşayan insanların hikayelerini anlatırken, sabah gördüğümüz düzenli, sakin ve bakımlı Swakopmund ile burası arasında yalnızca birkaç dakikalık mesafe olduğuna inanmak zordu.
Rehberimizin verdiği rakamlar beni gerçekten şaşırttı. Yaklaşık 76 bin kişinin yaşadığı Swakopmund’un 45 bine yakını Mondesa’da yaşıyor. Tepeden gördüğümüz binlerce teneke evin bulunduğu bu yerleşimin adı DRC (Democratic Resettlement Community). Bugün yaklaşık 23 bin kişinin yaşadığı DRC, 2001 yılında insanların birkaç yıl burada kalıp daha sonra sosyal konutlara taşınması düşünülerek kurulmuş. Ama “birkaç yıl” diye planlanan bu yer, aradan geçen 20 yılı aşkın sürede kalıcı bir mahalleye dönüşmüş.
Mahalleye girmeden önce uyarıldık: İnsanların doğrudan fotoğraflarını çekmeyecek, araçtan inmeyecektik. Sonra aracımızla dar sokakların arasından yavaşça ilerlerken, bize buradaki günlük yaşamı anlattı. O da bu muhallelerde büyümüş biriydi.
Evlerin çoğu teneke sac, ahşap palet, dal, plastik levha ve insanların bulabildiği diğer malzemelerle yapılmış. Kimi evler birkaç küçük odadan oluşuyor, kimilerinin tuvaleti dışarıda. Bazı bölgelerde birkaç ailenin ortak kullandığı çukur tuvaletler bulunuyor. Yıllar içinde belirli sokaklara elektrik ve su altyapısı götürülmüş olsa da hizmetler yerleşimin tamamına ulaşmış değil. DRC uzun yıllar düzenli elektrik, kanalizasyon ve evlere bağlı su sistemi olmadan büyümüş bir yerleşim.
Mahallede yaşayanlar ortak su noktalarından kendilerine verilen kartlarla, kullandıkları miktar kadar ödeme yaparak su satın alıyor. Evlerin büyük kısmında hala doğrudan su bağlantısı bulunmuyor.
Buraya gelen insanların önemli bir kısmı iş bulmak ve daha iyi bir yaşam kurmak umuduyla, özellikle Namibya’nın kuzeyinden Swakopmund’a göç etmiş. Ancak şehirde ev ve arsa fiyatları ulaşamayacakları kadar pahalıymış. Bunun üzerine insanlar kendi imkânlarıyla teneke sac, ahşap palet, dal ve plastik levhalardan evlerini kurmaya başlamış.
Sonraki yıllarda DRC’nin bazı bölümlerini dönüştürmek için yeni arsalar açılmış ve toplu konutlar yapılmış. İnsanlara genel olarak iki yol sunulmuş: Altyapılı bir arsa satın alıp evlerini kendilerinin yapması ya da devlet tarafından yapılan bir eve geçerek bedelini uzun vadeli bir ödeme sistemiyle karşılamaları.
Kağıt üzerinde çözüm gibi görünen bu seçenekler, burada yaşayan pek çok insan için gerçekte ulaşılabilir değil ne yazık ki. Çünkü düzenli işi veya yeterli geliri bulunmayan aileler için arsa satın almak ya da yıllarca konut taksiti ödemek mümkün olmadığından aynı teneke evlerde yaşamaya devam ediyorlar. Bir başka tez de, bu yaşama alıştıkları için para harcamamak adına olanla yetinmeyi kendilerinin tercih ettiği yönünde…
Click Dili ve Herero Kültürü
Sonra bizi bu bölgede yaşayan yerel biriyle tanıştırdı. Amacı, halkın konuşmalarında sık sık duyduğumuz o meşhur “click” (tıklama) seslerini bize uygulamalı olarak öğretmekti. Türkçede ya da çoğu Avrupa dilinde olmayan sesler çıkarıyorlar. Daha çok dilin damağa veya dişlere vurulmasıyla çıkarttıkları parmak şıklatma gibi bir ses. Ağzın içindeki bu hareketlerle kelimenin anlamı bambaşka bir hal alıyormuş. Çabalarımın kimi başarılı oldu, kimisi ise tam bir fiyaskoydu ama denemek güzeldi 🙂
Ve günün sonunda Herero kabilesinden bir kadının evini ziyaret etme fırsatı yakaladık. Bizi bahçesinde, rengârenk geleneksel kıyafetiyle karşıladı. Önce selamlaşmayı öğrendik. Meğer “merhaba” ve “hoşça kal” derken kullandıkları el sıkışma şekli bile farklıymış. Rehberimizin gösterdiği gibi biz de onların geleneklerine uyarak selamlaştık.
Kıyafetlerinin de ilginç bir hikâyesi var. İlk zamanlarda Almanların Viktorya dönemi kıyafetlerinden etkilenmişler. Zamanla bu tarzı kendi kültürleriyle harmanlayarak bugün gördüğümüz rengârenk elbiseleri ve inek boynuzunu simgeleyen başlıkları ortaya çıkarmışlar. İlginç olansa bu kıyafetlerin günlük yaşamlarının bir parçası olması hala. Namibya’da markette, sokakta bu kıyafetlerle dolaşan kadınlara daha önce de sık sık rastlamıştık.
Neden özellikle inek boynuzu diye merak edersen… Çünkü Herero kültüründe inek çok önemli. Düğünlerde başlık parası sahip olunan sığır sayısıyla belirleniyor, hediyeler bile çoğu zaman inek üzerinden veriliyor. Zenginlik de banka hesabıyla değil, sahip olduğun sığır sayısıyla ölçülüyor. Erkeklerin beş eşe kadar evlenebildiğini, ancak ailede ilk eşin sözünün daha çok geçtiğini de burada öğrendik.
Herero kadınlarını izlerken beni en çok etkileyen şey ise buydu. Modern hayatın içinde yaşamaya devam ederken kültürlerini de günlük hayatlarının bir parçası olarak koruyor olmaları.
Ülkede gezerken Himba topluluğundan insanlarla da karşılaştık. Onlar da Herero halkıyla akraba bir topluluk. En belirgin özellikleri ise ciltlerine ve saçlarına sürdükleri kırmızı renkli otjize karışımı. Bu karışım hem güneşten korunmalarını sağlıyor hem de kültürlerinin önemli bir parçasını oluşturuyor.
Rehberimizin anlattıkları ise gördüklerime başka bir boyut kattı. Üniversite eğitiminin ücretli olması nedeniyle birçok siyah ailenin çocuklarını yüksek öğrenime gönderemediğini söyledi. Gün boyunca dolaşırken de buna benzer bir tablo dikkatimi çekti. Mağazalarda ve işletmelerde yönetici pozisyonlarında çoğunlukla beyazları görürken, temizlikte, güvenlikte, servis işlerinde ya da fiziksel emek gerektiren işlerde daha çok siyahiler çalışıyordu. Elbette iki günlük bir ziyaretle bir ülke hakkında kesin yargılara varmak doğru olmaz. Gördüğüm manzara bana, geçmişin izlerinin şehirde hala hissedildiğini düşündürdü. Bu bir tespit değil elbette, o şehirden ayrılırken zihnimde kalan soru oldu.
Swakopmund’dan Geriye Kalan
Belki de bu yüzden Swakopmund’u sadece Alman mimarisiyle, güzel kafeleriyle ya da çöl safarileriyle hatırlamıyorum. Benim aklımda kalan, aynı şehirde birbirinden bu kadar farklı hayatların yan yana yaşayabiliyor olması. Sabah okyanus kıyısında kahveni içip öğleden sonra teneke evlerin arasında dolaşabiliyor, akşam ise yeniden ışıl ışıl sokaklara dönebiliyorsun. Mesafeler kısa ama hayatlar arasında büyük farklar var.
Swakopmund’da sadece çöl ile okyanus buluşmadı. Görünen ile görünmeyen, geçmiş ile bugün ve fırsatlarla sınırlılıklar arasındaki ince çizgiyi de gösterdi.
Afrika yolculuğumun diğer duraklarını da merak ediyorsan aşağıdaki yazılar da ilgini çekebilir. Yolculuğun genel rotasını anlattığım Afrika Seyahati: Botswana, Namibya, Zimbabwe ve Güney Afrika Rotası Rehberi ile başlayabilir, ardından bu uzun yolculuğun perde arkasını paylaştığım Afrika’da Bir Yol Hikâyesi yazısını okuyabilirsin. Sonrasında Okavango Delta’da Gerçek Afrika Deneyimi, Chobe National Park: Afrika’nın Vahşi Ritmi, Etosha National Park: Safari Şans İşidir, Namibya’da Çölün Farklı Yüzleri ve Afrika’daki ilk safari deneyimimi anlattığım Özü Buluş Tatili: Tanzanya yazıları da sana eşlik edebilir.
Bu bölgeyle ilgili merak ettiğin bir şey varsa ya da sen de deneyimlerini paylaşmak istersen yorumlarda buluşalım.
*Wall of Shame hakkında daha fazla bilgiye The Namibian gazetesindeki bu haberde ulaşabilirsiniz.






