
Uzuuun bir Afrika yolculuğunu tamamladık. Zimbabwe, Botswana, Namibia ve oradan da Güney Afrika’ya geçerek oldukça uzun bir yola ve yaşamın bir başka haline tanık olma fırsatı yakaladık geçen bir ayda…
Aslında bunları yazarken nereden başlasam, neleri anlatsam diye düşünme için baya bir duraksıyorum. O kadar farklı deneyimleri içinde barındırdı ki her zaman olduğu gibi gün gün anlatmak bu sefer doğru hissettirmiyor bana. Chobe’de, Etosha’da, Okavango’da “Vahşi Afrika”yı; Namib, Kalahari, Spitzkoppe’de “Çöl Afrika”sını, Cape Town’da, Windoek’ta “Modern Afrika”yı; yaptığımız binlerce kilometre sürüşle “Yol Afrikası”nı yaşama fırsatımız oldu.
Gideceğimiz ülkeleri söylediğimde birçok kişi bu ülkeleri bilmiyordu bile. Ben de nereye gidiyorsunuz dediklerinde Afrika’ya demeye başlamıştım. Afrika, çoğu insanın zihninde tek bir yer gibi duruyor sanırım. Oysa biz bu yolculukta aynı kıta içinde bambaşka dünyalar arasında geçiş yaptık.
İçinden geçtiğimiz 5.000+ kilometre boyunca kimi gün Namib Çölü, Atlantik Okyanusu ile birleşti; Güney Afrika’ya geldiğimizdeyse köşeyi dönünce Hint Okyanusu’yla kucaklaştı dalgaları. Günlerce çöller aktı yanımızda. Bazen kumullar manzaramız oldu, bazen termit yuvaları, bazen bitmeyen çalılıklar… Doğa bıkmadan güzelliklerini sundu cömertçe. Gündüz yolda filler yolumuzu keserken, her gece başımızı kaldırdığımızda bıkmadan samanyolu aktı tepemizden. Gün doğumunda umarsızca yelelerini savuran aslan büyülerken gözlerimi, akşam olduğunda yakınımızdan gelen kükremesiyle uyandırdı.
‘Medeniyet’ dediğimiz yerlere geldiğimizde ‘görünen’ ve ‘görünmeyen’ yüzlerine tanık olduk. Aslında tehlikenin insan mı hayvan mı olduğunu sorguladık bolca. Sömürgecilik döneminden kalanlara, günümüze gelebilen etnik topluluklarının geleneklerini sürdürme çabalarına, şu an yaşamlarındaki derin izleri gördük. Çeşit çeşit yeni tatlar denedik Afrika mutfağından. Evimizdeki konforlu yatağımızı bırakıp haftalarca çadırda yatarken kimi gün sırtıma denk gelen taşa küfrettim kimi gün de yağmurun çadıra vuran tıkırtısını duyduğuma şükrettim.
Onlarca kamp alanında kaldık. Kimisine gece gergedanlar, kimisine filler geldi. Kimisinde …. çadırın tepesinde gezinde, kimisinde hipopotamlar kıyıdan seslendi. Kamp ateşleri yakıldı, etrafında kurduğumuz çemberlerde kimi zaman yemekler yendi, kimi zaman yıldızlardan nasıl yön bulacağımız anlatıldı. Çadırı kurup sandalyeyi önüne çektiğim günlerde kimi zaman çölü, kimi zaman nehri, kimi zaman da granit kayalıkları izledim. Ama bu anlarda en güzeliyse her gün batımında gökyüzü karşımda farklı show yaptı birbirine geçen renkleriyle.
Adrenalin de olmazsa olmaz tabii… Çölde ATV de kullanmayayım mı? Dune 45’te kumullara da mı tırmanmayayım? Ya da Okavango Deltası’nda mokoro yapmayayım mı?
Her şey toz pembe miydi dersen, değildi elbet. Ama fark ettim ki; yaşadıklarımızı birçok insana anlattığımda ‘ben yapamazdım’ dedikleri, bizde konu dahi edilmedi. Güvenlik, yorgunluk, günlük yapılması gereken işler, hava daha aydınlanmadan uyanmalar, hava değişimleri, hijyen ve hatırlayamadığım onlarca şey… bunlar elbette ki kimisi için olmazsa olmaz ya da katlanması zor şeyler…. Benim zorlandıklarımsa tüm bunlardan ziyade daha çok, ‘insan’a dairdi…
Evet, anlatacak çok şey var bu yol hikayesinde. Ama bu sefer biraz daha ‘yol’da bana dokunan yerlerin içimde bıraktıklarını anlatacağım sanırım yazılarımda.
Daha yeni geldim evime. Ve sıcağı sıcağına Afrika sende ne uyandırdı tek bir cümle ile söyle dersen… “Burayı gördükten sonra Dünya büyüdü, ben küçüldüm içinde” derim. Anlatacağım.
Bu yazı ilgini çektiyse bunları da okumak isteyebilirsin;
Afrika Seyahati: Botswana, Namibya, Zimbabwe ve Güney Afrika Rotası




