İnsan bir kayıptan sonra çoğu zaman kendini bu sorunun içinde buluyor: Hatırlamak mı daha zor, yoksa unutmak mı?
İlk zamanlarda sanki hatırlamak ağır geliyor insana. Bir an, bir ses, bir cümle, hiç beklemediğin bir anda karşına çıkıyor ve seni olduğun yerden alıp başka bir zamana götürüyor. O yüzden insan bazen unutmak istiyor. Daha az düşünmek, daha az hissetmek, biraz daha rahat nefes alabilmek.
Ama zaman geçtikçe bu sorunun cevabı dönüşmeye başlıyor.
Çünkü bu kez de başka bir şeyle karşılaşıyorsun: Hatırlayamamakla.
Bir süre sonra bazı detayların silinmeye başladığını fark ediyorsun. Sesinin tam tonunu, gülümserken yüzünde beliren mimiklerini, kokusunu… Hatta birlikte yaşanmış bazı anların bile eskisi kadar gözlerinin önüne net gelmediğini. Sanki zihnin, korumak için mi yoksa dayanamadığı için mi bilmiyorum, bazı şeyleri yavaş yavaş fluya dönüştürüyor sanki.
Ve bu da başka bir üzüntü getiriyor. İnsan bu sefer şunu düşünüyor: Unutmak istemiyorum ki.
Hatırlamak acıtıyordu belki ama hatırlayamamak da eksiltiyor… sanki o kişiden, o zamandan, o hayattan bir parça daha uzaklaşıyormuş gibi.
Ve belki anımsatıcılar arıyorsun bazen. Uçan bir kelebekte, kokladığın bir çiçekte, kulağına çalınan bir kuş sesinde… Sanki bir yerden yeniden bağ kurabilmek için.
Böyle olunca fark ediliyor ki mesele aslında hatırlamak ya da unutmak değil. Bağ hiçbir zaman kopmuyor, sadece şekil değiştiriyor.
Bazı şeyler zihinden silinse bile, başka bir yerden yaşamaya devam ediyor. Bir histe, bir anda durup içinden geçen o tanıdık duyguda…
Belki de mesele hatırlamak ya da unutmak değil…
İkisine de içimizde yer açabilmek…
Yas ile ilgili diğer notlarımı okumak istersen buraya tıklayabilirsin.
Yasa Dokun instagram hesabı için buraya tıklayabilirsin.

