“Doğa”daki döngünün “doğal”lığı…

"Doğa"daki döngünün "doğal"lığı...

“Doğa” ve “doğal” kelimelerinin birbirine yakınlığını düşünerek güne başladım bugün. Birçoğumuz yoğun iş temposundan sıyrıldığı ilk an kendini doğaya atma çabasında öyle değil mi? Ben de kurumsal bir firmada çalışıyordum ve hafta sonu geldi mi ya Polenezköy’deki ormanda saatlerce yürürken buluyordum kendimi ya da Şile’ye gidip deniz kenarında iyotu içime çekerken. Bazen motorla giderken yüzüme vuran rüzgar beni alıp götürüyordu, bazen de ateş başında kıvılcımlarım çıtırtısı… Şimdi ise yaşadığım yer, yaptığım iş izin verdiğinden istediğim her an doğayla buluşabiliyorum. Evimin yakınındaki ormanda yerde oturup denizi izlerken ayakkabılarımı çıkarabiliyor, yağmur yağdığında toprağın kokusunu duyabiliyorum.

İki yıl önce katıldığım bir inzivada Kaz Dağları’nda akan bir derenin kenarında meditasyon yapıyordum. O sırada ağaçtan bir yaprağın düşüşüne tanık oldum. Belki yüzlerce kez benzerlerini gördüğüm bu sahne orada bir başka yansıdı içime… Fark ettim ki o yaprak dalında yaşarken bize oksijenini vermiş, güzelliği ile gözlerimize ziyafet çektirmiş, sağladığı iklimle oranın florasına destek olmuştu. Ama artık süresi dolmuş, kurumuş, dalından kopmuş ve toprakla buluşuyordu. Ve belki hala daha, kurudu artık yok desek de yararlılığı devam ediyordu. Toprağa karışacak, başka bitkilerin oluşmasına destek olacak ve belki de bazı hayvanlar ondan besin sağlayacaklardı. Ve içimden geçen şu oldu, “insanlar da böyle”… Doğuyoruz, yaşıyoruz ve ölüyoruz. Eeee ne var bunda, yeni mi fark ettin diyebilirsiniz. Ama öyle bir şey değil, anlatmaya çalıştığım şey. Doğanın bana “doğal”ı öğretmesiydi. Öğrendiğim şey döngünün tamamlanması gerektiğiydi. Ölülerim geçti gözümden, babam, kardeşim, ha bir de kendi ölümüm. Onlar da, ben de ayrıcalıklı değildim doğadaki döngüde. Miyat ne ise tamamlanacak, tıpkı o yaprak gibi toprakla buluşulacaktık. “Doğa”da, “doğal”ın varlığını fark etmiştim tam da o an’da…

Ölümle ilgili ritüellere baktığımda genelde doğanın bu ritüellerin de bir parçası olduğunu görüyorum. Ölümlerin ve kayıpların merkezi doğaya dayanan ruhsal bir bakış açısı geliştirdiğine ben de tanık oluyorum. Hem kendi ölümümüzle hem de sevdiğimiz insanların ölümüyle yüzleşirken bizi tutacak daha büyük bir bilge, doğa. Doğal olanı karşılayabilmemize uçsuz bir destek doğa…

Francis Weller “yasını doğaya emanet etmek” der. Hatta hatırla “Toprak Ana” deriz. Burada sözü edilen yası, benden daha büyük bir şeye emanet etmekten bahsediliyor. Suya gözyaşlarını akıtmak, mektubunu toprağa gömmek gibi ritüeller… Sana neyin iyi geleceğini hissediyorsan orada bir durup belki eyleme geçmek bir araç olabilir.

Geçen gün bir cenazeye tanık oldum. Baş sağlığı dilerken bir arkadaşım taziyesini paylaşırken “Devr’i daim olsun” diye bir cümle kurdu. Hep duyduğum bu cümleyi, böyle bir platformda işitmek beni uyandırdı. O kişinin ölümüyle bir devir kapanmıştı ve yaşamına dokunan insanlar içinse O, her “daim” yaşayacaktı. Kendi deneyimlerimden de biliyorum ki, yas atlatılacak birşey olmaktan ziyade, yas zamanla yaşamımızın etrafına entegre edebileceğimiz kopmaz bir parçamız aslında…

Bu yazı hoşuna gittiyse bu bölümdeki yazılarımı da okumak isteyebilirsin…

Fotoğraf: Tarık Gök

Facebooktwittergoogle_pluslinkedin

Benzer yazılar

Yorum Yapın

*