“Hayır” diyebilmek, “Hayır”ı duyabilmek…

"Hayır" diyebilmek, "Hayır"ı duyabilmek...“Yapmazsam kızarlar, beni sevmezler, hiç nazikçe bir davranış olmaz, ben onlara nazik olursam onlar da bana olur… gibi gibi düşüncelerle ‘Hayır!’ diyemediğimizde her iki taraf da gönülden vermenin keyfini kaçırmış olur. İki tarafın da bunun bedelini bir şekilde ödediğini görebiliriz. Hala bağlantımızı korurken, gönülden alıp vermenin tadında “hayır” diyebiliriz.

Peki “hayır”ı duymakta zorlanıyor muyuz? Reddedildik diye mi düşünüyoruz? Hayırların ardındaki evetleri duyarak bağlantıyı korumanın yollarını keşfetmeye ne dersiniz?”

Bu başlığı sosyal medyada okuduğumda bir ses durdurdu beni… Düşündüm bir süre ve sonra kendimi bilgisayarımın başında buldum… Benim de son 6-7 yıl gerisine kadar çok zorlandığım bir kelime oldu “Hayır”… Hala da üzerinde çalışıyorum… Demek kadar, duymanın da önemini… Yaşamımdaki evrilmenin bir parçası sanki…

Kaygılar doğuyor insanın içinde… Ailenin öğretileri, toplumun baskısı, gelenekler, ‘o ne der’ler derken senden bir başka sen yaratılıyor sanki yaşam süresince… Bu sosyolojik baskılar olmasa mesela bir bebek “doğal” haliyle büyüyebilse bugünkü biz gibi mi olurdu yine?

Ayıp deyip kız çocuklarının dizlerini birbirine bitişik oturtulmaları, bir sevgilisi olduğunda kalbini aça aça sevgilisi ile elele gezememesi… Köpeği ölen bir erkek çocuğuna erkekler ağlamaz, eşine sevgisini gösteren adama ayıp yaptığın der gibi bakan gözler falan…

Dönüp bir düşünsenize? Siz kimsiniz? Eğer “Ben bunu istiyorum ve yapıyorum” demedikçe siz, siz misiniz? Sonuçlarına sadece siz katlanacakken başkalarının ne dediği, ne düşündüğü ne kadar önemli hayatınızda? Yönlendirmeler mi size rota veriyor? Yoksa sizin aklınız fikriniz yok mu? Yanlış yapmaktan mı korkuyorsunuz? Yanlış yaptığınızda keşke yapmasaydım mı diyorsunuz, yoksa bunlar benim tecrübelerim diyebilip ders mi alıyorsunuz?

İnsanlar kırılmasın, üzülmesin diye benim de çok “hayır” diyemediğim zaman oldu. Hatta “hayır” diyemediğimden hayatımda tuttuğum insanlar… Sonra fark ettim ki “Hayır” diyebilmek sadece bana değil, karşımdaki için de en iyisi olabiliyor bazen… Arkadaşın sadece rica etti diye hiç de istemediğin o kutlamada bulunmak… O partiyi sana güzel kılar mı? Ya da yanında keyif almayan insanı taşımak onu ne kadar mutlu eder?

Üstümde oldum olası taşıyabileceğimden hep daha ağır yükler taşıdım… Bu da beni “güçlü kadın” yaptı insanların gözünde… “Güçlü kadın” kelimesi çok da iyi geldi uzun bir süre, psikologlar daha iyi açıklar ama ego herhalde… Bense buna “rol” diyeceğim şimdilik… Bu rolün öylesine içine girmiştim ki o hayal edilen, güçlü kadın ben oldum gerçekten… Biraz karmaşık gelebilir anlatımım ama evet o ilk aşamada sizin anladığınız “güçlü kadın” hala burada.. Ama anlatmak istediğim ve kendime öğretmeye çalıştığım herşeyde “ben yaparım” diye ortaya çıkmamaya çalışıyorum artık… Çünkü sen yaptıkça, sonra yine sen yaptıkça, o işi en iyi yapan sen olduğun gibi, hep yapması gereken de sen oluyorsun… ya da aslında yapmak istemediğini yaparken bulan da…

Bir spor yaptığımda eski bale geçmişimden de hareketle… Bir şeyi isteyip de yapamamam imkansızdı. Pehhh… hareket neyse o yapılacak… Oysa insanlar değişiyor, insanlar farklılaşıyor… Ben değiştim, vücudumun sınırları bile değişmiş… Bedenim bana bazı hareketlerde “hayır, yapma bunu, dur” diyorsa öğrendim artık yapmamam gerektiğini. Öyle yapmayayım demekle de olmadı. Sağ omzumu üç yıl kullanamadıktan, dizimde kronik ağrımla yaşamak zorunda kalmamla bedenim öğretti bana. Oysa o öncesinde bağıra bağıra söylememiş miydi bana? Söylemişti elbet ama ben zihnimle hayır’ını duymazdan geldiğimden, bedenim döve döve öğretti işte.

Hadi artık kendini, kendi haline bırak bi’… Bu yolla daha mutlu olabileceği görebiliyor musun? Bir denesene, ne kaybedersin? Ama çok şey kazanabilirsin, benden söylemesi 🙂 Bukowski’nin bir sözünü okumuştum… “Benim hayatım, benim hatalarım, benim sorunlarım, benim yalnızlığım; yani özetle, sizi ilgilendirmez…”

Bu da benden gelsin… Hayatım, hatalarım, sorunlarım, yalnızlığım… konu her neyse size hayır diyorsam onun anlamı “hayır”dır. “Evet”imle iyiyken, hayırımla kötüysem sizin gözünüzde, o da tamam… Ben de sizin “hayır”ınızı duyuyorum.  Yol bazen birlikte, bazen ayrı yürünebilir, anlıyorum.

Dur ve arada kendinden geri çekilip, bir bak… Ne diyor sana? Eğer kendini, kendine acırken, endişeli, korkmuş ya da kızgın hissediyorsan yanlış bir koltukta oturmuş olabilirsin belki. Ya da birinin ya da birşeyin bizi yanlış yola götüren bir aracı kullanıyor olabilirsin… O aracı kullanmak zorunda mısın? Yoksa ona hayır diyemiyor musun, bir düşün…

"Hayır" diyebilmek, "Hayır"ı duyabilmek...Buraya kadar gelip okumaya devam ediyorsan eğer Guy Finley’in Vazgeçebilmek isimli kitabında en etkilendiğim paragrafı da paylaşmak isterim. Ben düşüncelerimi ekledim; eğer sen de kendinden birşeyler yakalarsan benimle paylaş yorumlarda…

“Gerçek şu ki, geride bırakmak son derece basit ve hepsinin ötesinde doğal, sizin ve benim için… Bir ağacın, dallarında asılı ağır ve güneşte olgunlaşmış meyvelerini dökmesi kadar doğal… Niçin? Çünkü hem ağacın, hem de insanın ve aslında tüm canlıların yaradılışlarında -artık gerekmeyeni bırakmak- vardır.”

Bu satırları okuduğumda tıpkı bugünün konusu o ilk paragraf gibi, bu satırları da defalarca kere okudum… Ara ara kitabı açıp yine okudum bu metaforu. Konu her neyse; aşk, iş, arkadaş… O kişi veya durum başlayor, olgunlaşıyor. Tıpkı ağaçtaki meyve gibi… O günler çok güzel, bazen de zor… Meyvelerin sıcakla kızarıp tatlanması ya da rüzgarla başa çıkması gibi belki… Ama evet bir zaman geliyor… o kişi ya da durum artık sana haz vermiyor, zihnine ya da kalbine yeni güzellikler, bilgiler katmıyor, belki hüzün, belki acı, belki yerinde sayıyor hissi getiriyor… Ağaçtaki meyvenin olgunlaşma gibi… O zaman terk etmek gerekiyor o ağacı… Teşekkür ederek yaşadıklarına, yaşattıklarına… Hoşçakal demek, tamam demek, hayır diyebilmek… Sonra yeni yollar, yeni yaşamlar katıyor sana… Belki o yere düşen meyvenin aslında yeni bir başlangıç olması gibi… Tohumundan bu sefer bir meyve değil, bir ağaç olarak doğabilmek gibi… Güçlü, köklü ve dallarında onlarca yeni meyve barındıran… Sen de döngüdesin unutma… Tıpkı bitkiler gibi… Doğandan uzaklaşma, insanlar, kimlikler, birilerinin düşünceleri üzerine kurma hayatını… İstiyorsan evet, istemiyorsan hayır de… Zamanı geldiğinde tıpkı o meyve gibi, kop artık dalından… Aç göğsünü açık denizlerin rüzgarına….

Bu yazı hoşuna gittiyse bu bölümdeki yazılarımı da okumak isteyebilirsin…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedin

Benzer yazılar

Yorum Yapın

*