İstanbul’un yanıbaşındaki cennet… Zeytinbağı…

Zeytinbağı’na gelip, oranın gecesini gündüzünü yaşamadan üzerinde konuşmamak gerek aslında…

Buraya da gelmesi çok rahat, İstanbul, Bostancı ve Yenikapı’dan Mudanya’ya 2 saatlik deniz otobüsü yolculuğundan sonra şehrin meydanından yarım saatte bir Zeytinbağı’na dolmuşlar kalkıyor mesafe sadece 15 dk.

Arabanızla gelecekseniz, ilk önce Yalova’ya gelmeniz gerekiyor. Buradan Bursa-Orhangazi-Gemlik yolunu devam edip Engürcek kavşağından Mudanya’ya doğru yol alıyorsunuz… Bu kavşağa kadar rahat 3 şeritli orta refüjlü yolunuz dar, biraz virajlı ama bir o kadar da güzel manzaralı yola dönüyor… Kurşunlu-Güzelyalı-Kumluca’dan sonra yaklaşık 2,5 saatte Zeytinbağı’ndasınız..

Geçen sene bugün buraya gelmek için karar verdiğimizde bir daha gelmek isteyeceğimi hiç düşünmemiştim. Ama tadı öylesine damağımızda kaldı ki herhalde bir kere daha gelebilirim bu zeytinler diyarına…

Burada güzel bir hafta sonu geçirmek için özellikle bir şeyler planlamaya ihtiyaç yok aslında… Herşey bir bir önünüze sunuluyor bu güzel beldede… Sıcak bir gülümsemeyle başlıyor herşey… “Hoş geldiniz, nerelerden geldiniz?” ile başlayan yöre halkının sohbetlerinde hep bir gülümseme hakim. Zeytincilikle uğraşıyorlar daha çok, sokaklarında arabadan çok traktörler geziniyor. Kadınlı erkekli tarlalarına gidip geliyorlar gün içinde. Devletin onlara elini uzatmadığından yakınıyorlar. Sanki haklılar da biraz. Şöyle diyorlar: “Evet, herşeyi devletten beklemek olmaz. Eksiklerimizi görüyoruz. Ama burada yaşayan halkın bunları tamamlamaya yetecek parası yok. Yukarıdakilerin bizi görmesi gerekiyor.”

Kışlar çetin geçermiş burada. Dalgalar sahildeki restaurantlara kadar vururmuş.Bu sıcak günlere bakmayın diyorlar. İskelenin kullanıma kapatılıp, limandaki mendireğin görülemediği günlerin de nedenin bu olduğu aşikar…

Tertemiz bir hava hakim Tirilye’de. Denizden gelen iyot kokusu, yerleşim yerlerinin sırtında yer alan ormanın oksijeni ile birleşince biz İstanbulluların hiç de alışık olmadığı bir rehavet oluşturuyor insanın üzerinde… Keşke o güzelim denizi yine bizler kirletmeseydik o zaman eskiden olduğu gibi yine burada denize girebilirdik bu hafta sonu biz de…

Sokaklar bir başka güzel burada. Tarihi 8.yy’a dayanan yapılar var.

Taş Mektep 1980’lere kadar okul olarak faaliyetini sürdürürken restore edilmesi için Uludağ Üniversitesi okulu boşalttırmış. Sağolsunlar çatısını da onarmışlar ama sonra kendi haline terk etmişler. Yeni gelen belediye üniversiteye yazı yazmış “Tamamlamayı düşünüyor musunuz*” diye ama pek de bir gelişme olacak gibi gözükmüyor şu haliyle. O kadar heybetli ve güzel bir yapı ki aslında; param olsa da ben restore edebilsem, çocuklar da liseyi kendi evinin yanında okuyabilse…

Kemerli Kilise, duvarlarına ilk resim çizilen kilise olduğunu söylüyor “gönüllü” rehberimiz… Bazı figürler oldukça korunmuş da.

Resimlerin üzerine sıva çekilmiş zamanında sonra gelip yine resimlemişler duvarları… Bu böyle birkaç kez sürmüş. Rumlar ve müslümanlar burada kardeşçe yaşamışlar uzun yıllar. Giderlerken de müslümanlara emanet etmişler evlerini. Şimdi torunları gelip geziyormuş atalarının yaşadıkları toprakları… Her sokağında ayrı bir tarih, her kaldırımında oturan ailelerde ayrı bir hayat var burada. Köpekler koruyor sokaklarını, kediler fotoğraflaştırıyor güzelliğini… Geçen geldiğimizde kaldığımız pansiyonun yanındaki çeşmeden akan suyun sesinden hiç uyuyamayacağımızı sanmıştık. Ama diyorum ya havasından mıdır, suyundan mıdır deliksiz bir uyku burada çok kolay… Bahsettiğim bu pansiyonun büyülü bir havası vardı sanki… Perdelerin üzerindeki oya işleri, camın kenarındaki küçük şark köşesi, eski aynanın yansıttığı sihirli yansıma gıcırdayan zeminden çıkan sesi unutturuyordu. Bu sefer de aynı odada kalmak istedik ama devredip pansiyonu, denize yakın bir Rum evini restore etmişler. Bu sefer de burada kalalım dedik. Temizliği, rahatlığı ve sevimliliği hakkında bir şey söyleyemem ama oradaki ruh burada eksik…

Tirilye’de güneş bir başka güzel batıyor. Geçen sefer geldiğimizde o kadar aradık ki günü batıracağımız yeri, yine köylüler yetişmişti imdadımıza. “Ters yerdesiniz, güneş en güzel Çamlık Kahve’den izlenir” diye. Bize orayı tarif etmeselerdi, bu geldiğimizde hala orayı arıyor olurduk herhalde. Aslında deniz hizasını takip ederseniz Çamlık Kahve’ye ulaşmak çok kolay. Bu mekan İstanbul’da olsa adı hemen Çamlık Cafe olurdu ya, ama burada adı kahve”. Evet, aşağıdaki kahvelerden çayı daha pahalı ama, o da onun hakkı. Biraz erken gidip grubun her halini yaşamak ve giden güne karşı dua etmek için bir nimet burası. Sırf bu güzelliği yaşamak için bile defalarca gelebilirim buraya.

Günü geride bırakıp gecenin karanlığı çökmeye başlayınca bir hüzün çöker insana diyemeyeceğim ne yazık ki. Gecesi bir başka keyif, bir başka güzel bu sahil beldesinin… Biz başkasını denemedik ama denemeye de pek gerek yok aslında Savarona’da yenilen balığın, güveçte karidesin ve arkasından gelen sıcak helvanın tadının bir yıl ağzınızdan gitmeyeceğini garanti edebilirim. Güleryüzlü ikram, keyifli sohpetleri de cabası…

Yemekten sonra biz kısa bir yürüyüşü tercih edenlerdeniz. Malum yemesi güzel ama eritmek de lazım. Yemeğin üzerine taze demli bir çay için de birçok çay bahçesi seçenekleri var. Biz en mütevazi olanını tercih ediyoruz hani iskelenin yanındakini… Sadece içecek ve tavla var. Tostunuz var mı dediğimizde köşedeki seyyar tostçudan alabilirsiniz diyorlar. Herkes dayanışma içinde burada. Tost da ama ne tost. Salçalı, kekikli… Unutmadan herşeyin fiyatı oldukça uygun…

Sabah uyanmak için saati kurmaya ihtiyacınız olmuyor. Kuşların cıvıltısı bunun için yeterli… Dün sanki hiç batmamış gibi güneş yine ısıtıyor her yeri… Sabah saatleri değerlendirilmek için bir fırsat. Bizim için de en büyük keyif. Fırından aldığımız tahin kokulu simidin yanında Orta Kahve’de içtiğimiz çay. Orta Kahve tipik bir erkekler köy kahvesi. Her gittiğimde tek bayan ben olmama rağmen hep aynı güleryüz ve saygıyla karşılanıyorum burada. Gölgenin tadına ve içilen çayın lezzetine tek bir kelime yok tabii ki…

Buranın en iyi zeytincisi Emil’in zeytinini almadan dönmem. Benim favorim biberli yeşil zeytin. Çok ama çok güzel. Yazarken bile ağzım sulanıyor. Zeytinyağı bana ağır geldi ama düşkünlerinin seveceğinden eminim.

Zeytinbağı’nda bir hafta sonunun, yaşamıma birkaç yıl kattığını hissedebiliyorum. Yöre halkı da kollarını açmış bizleri beklerken buraya defalarca gelmemek ayıp olur herhalde…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedintumblr
buse

buse

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*