Hindistan’ın kalbi Delhi…

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Delhi’nin her zaman Hindistan’ın kalbi olduğu söylenir. Geçmişi en az 1.000 yıla dayanıyor. Durum böyle olunca da eski ile yeni içiçe… Delhi’de üç gün geçirdim… Hindistan’ın ‘ilk’leriyle karşılaşma yerim oldu Delhi… Birçok inanışa dair ibadet yerini ve onların kültürlerini görmek, acı olmadığını söylemelerine karşılık dudaklarımı uyuşturan sokak yemeklerini tatmak, ilk hostel deneyimimde 15 yaşımdan sonra ilk defa ranzada yatmak, keşmekeş, korna ve bol insanla dolu sokaklarında onlarca kilometre yürümek, insanların giyimlerinden aksesuarlarına inanışların izlerini gözlemlemek…

Hindistan'ın kalbi Delhi...Sabahın ilk saatleriyle Delhi’deyim… Malum uçak biletleri pahalı olunca seçilen firma Indigo oldu. Hindistan’a ait bir firma ve THY ile ortak çalışıyor. Uçağın içinde ilginç bir uygulama var. Eğer kendi yolcusu iseniz yemek yok, THY’den kesilmiş biletiniz varsa yemek var. Öyle THY’nin kendi yemekleri gibi düşünmeyin ama çirkin hazır noodle, yanına içecek gibi… Eğer Indigo yolcusuysanız su bile yok… Evet evet parayla bile vermiyorlar 🙂 Bu diğerlerinin! THY bileti için verdikleri ciddi para farkının bir sonucu tabii… He bir de Pegasus’tan beter koltuk araları ve rahatsız koltukları da cabası… Neyse sağ salim indirdi ya gerisi çok da önemli değil… Sadece benim gibi şapşallık yapmayın ve uçağa binerken havalimanında paraya kıyıp bir su alın da 7 saat içiniz kurumasın 🙂

Delhi’ye indiğimizde güzel bir havalimanı bizi bekliyordu. Birçok ülkenin aksine, turist olarak biz kendi vatandaşlarından daha az kuyruk olan bir yerden çıkış yaptık. Hindistan’ın nüfusu göz önüne alınınca ilk izlenim için harikaydı bu… Pasaporttan geçtikten sonra damga vuruldu… Çıkışta başka bir görevli de pasaporta damga vurulmuş mu diye bir daha kontrol etti… 🙂 Nüfus çok olunca istihdam böyle böyle yaratılıyor herhalde…

 

İlk iş eşyalarımızı atmak için kalacağımız Travelling Hostel’e doğru gidiyoruz taksi ile… Yol üzerinde gördüğüm tabele hava kirlilik oranını %80 gösteriyor. Chicago Üniversitesi’ne bağlı Hava Kalitesi Yaşam Endeksi (AQLI) dünyanın en çok hava kirliliğine sahip şehirlerinden ilkini Delhi olarak gösteriyor. World Health Organization (WHO) tarafından yayınlanan bir araştırma da, dünya üzerinde havası en kirli 12 şehirden 11’i Hindistan’da yer alıyor. Ve bunlardan Varanasi, Agra’da dahil olmak üzere üçüne daha bu seyahatimde gidecek olmam, sigara bile içmeyen biri olarak biraz ironik tabii 🙂

Yok efendim gece uyuyamamışım uçakta sürekli gezinen insanların koltuğuma çarpmasından, yok efendim arkamdaki çocuk sürekli ağlıyormuş falan Hindistan dinlemez; yollara düşmek lazım… Bu arada hiç böyle bir uçak seyahati yapmamıştım. Hiç mi oturmaz insan, sürekli gezinen insanlar, hiç söndürülmeyen ışıklarla ben zombi modu 🙂

 

Hindistan'ın kalbi Delhi...

 

Hindistan'ın kalbi Delhi...Ve ilk metro deneyimimi Delhi’de daha üç saatimi geçirmeden yaşıyorum bile… Ve kaldığım üç gün boyunca da neredeyse her yere metro ile gideceğiz… Şehrin metro ağı oldukça geniş… İngiltere izlerinden biri daha, anlatırım sonra… Her metroya girişte kadın-erkek olarak ayrılıp güvenlik kontrolünden geçiliyor. Kendiniz x-ray cihazından, çantalar diğer x-ray e, bir de kadınsanız kabinde ayrıca el aleleri ile taranma… O arada makineden çıkan çantana göz kulak olmaya çalış, biletini alete okutup geç… Çıkarken tekrar alete okutmayı unutma… Süreç böyle… Bu arada ulaşım çok ucuz İstanbul’a göre… Metroda bana ilginç gelen kadın/erkek ayrı vagonların olması… Kadınsan illa bu vagonlarda seyahat edeceksin diye bir zorunluluk yok gerçi, ama biz tercih ettik? Neden diye sorun? Çünkü daha boş 🙂 Diğer vagonlar tıklım tıklımken burada bazen oturma şansınız bile oluyor. Çok komik ama… Vagonlar arasında körük vardır ya burada da aynı… Bir kapı vs yok kadın-erkek vagonları arasında… Durum böyle olunca körüğün orada bir erkek var mesela, sen de hemen körüğün diğer yanında durabiliyorsun. Erkekler sana bakabilir ama yanına gelirse yasak! He bu arada bir erkek, kadın vagonuna girerse cezası da varmış hani 🙂

 

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Delhi’de ilk göreceğimiz yer Lotus Tapınağı… Metrodan sonra tapınağa giden yolda Aastha Kunj Parkı‘nın içinden yürüdük. Benim en sevdiğim küçük hayvan olan sincaplar her yerdeydi.. Sonradan gördüm ki sincaplar zaten bu ülkede çok fazla ortalardaymış, benden mutlusu yok tabii! Yemyeşil bir park… Umarsızca banklarda uyuyanlar, piknik yapanlar, açık alanda kriket oynayanlar… Evet İngiltere’nin bir yansıması daha… Ülkenin yıllarca İngiliz sömürüsünde olması sonucu bıraktıkları izleri bazı noktalarda göze çarpıyor.Hindistan'ın kalbi Delhi...

Yürürken ben onlara, onlar da bana bakıyorlar. Ben onları, onlar da beni ilginç buluyor sanırım 🙂 Sokak yemeklerini görmeye başladık bile… Immm sonra anlatacağım…

Bu araya girip benim için önemle bir notu da belirtmek isterim… O da inançlara bakış açımla ilgili… Benim dine bakış açım nötr… Herkes neye, nasıl inanmak istiyorsa öyle… Hindistan’a dair tüm yazılarımda bahsedeceklerim de benim şahsi gözlemlerim… Doğrudur, yanlıştır, iyidir, kötüdür tamamen Busece… Lütfen bunu dikkate alarak okuyun… Bana normal gelen size anormal ya da size gayet mantıklı gözüken bana olması imkansız gibi gelebilir… Siz gittiğinizde ya da gideceğiniz zaman başka hissedebilirsiniz ama “Buse bu gidişinde böyle düşünmüş, bakalım bir sonraki gidişinde ne hissedecek?” diye düşünün bütün yazılarımı okurken lütfen… Çünkü ben bir bile bir sonraki gidişimde farklı düşünebilirim. Ne demişler, “Değişmeyen tek şey, değişimin kendisidir.”  🙂

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Lotus Tapınağı‘na (Lotus Temple) giderken ilk beni şaşırtan durumla karşılaşıyorum bile… Adamın biri maymuna tasma takmış kaldırımda yürüyordu. Sonra bir aile yanında durdu ve adama para verip sırayla maymunun önünde diz çökmeye ve ona doğru dua etmeye başladılar. İnanışlar! Sonra, tam tapınağa yaklaşıyorum çalıların arasından bir kadın eteğini toparlaya toparlaya çıkıyor. Sanırım o Hindistan'ın kalbi Delhi...yollarda çiş yapma durumu sadece erkekler için geçerli değilmiş Hindistan’da… Ay gelemedim bir türlü Lotus Tapınapı’na 🙂 Ne yapayım anlatacak çok şey var… Hinduizm demek tapınakları çıplak ayakla gezmek demekmiş… En çok zorlandığım durumlardan birinin de bu olduğunu söyleyebilirim. Bu arada ben ilk gün Lotus Tapınağı’na bile bu konuda laf ederken meğer en iyilerindenmiş… Neyse Lotus taa dışardan büyülüyor kendine… Bir hafta öncesine kadar içine almıyorlarmış gezmek için, şansımıza açık olan bir güne denk geldik… Burada herşey nasip, kısmet bu arada… Olursa olur, olmaza kısmet… Ne diyeyim! Yüzlerce Hintli ile birlikte avluya doğru yürüyoruz. Belli bir noktada ayakkabılarımızı teslim etmemiz söyleniyor. Bu kadar kalabalıktan sonra o ayakkabıları geri bile alabildim ya ne diyeyim bir bildikleri var herhalde… Vee ıslak halıya ilk basışım! Lotus Tapınağı bir Bahai ibedet evi… Dünyada bulunan yedi tağınağın sonuncusu ve sayısız mimari ödül almış. Günden ortalama 8.000-10.000 kişinin ziyaret ettiği söyleniyor. Böyle olunca da Dünya’nın en çok ziyaret edilen binaları arasında yerini buluyor. Esin kaynağını lotus çiçeğinden alıyor ve beyaz mermerden inşa ediliyor. Lotus, Hindu geleneğinde saflığı, sadeliği ve kutsallığı simgeliyor. Sadece tasarımı 2,5 yıl sürmüş. 1977’de inşaata başlanmış 1986’da tamamlanıyor. Bahai inançlarına göre dünyada bulunan 9 dini temsilen 9 tane kapısı var. Girişte herkes sıraya giriyor ve belli sayıda insan içeri alıyorlar. İçeride çekim yapmak yasak ve iyi ki de öyle… Öylesine güzel bir atmosfer var ki… İnsanın içi huzurlanıyor ya da bana öyle geldi 🙂 Lotus’un her bölümü ayrı dini temsil ediyor. Altında da göletler oluşturularak lotus tamamlanmış… Çıktığımızda Bahai dini ile ilgili Türkçe bir broşür de paylaştılar. Buradaki notları da ayrıca paylaşırım ayrıca… Bahçede yol boyunca Hintliler sürekli fotoğraf çektirmek için durduruyorlardı. Daha sonradan daha iyi anlayacağımız üzere haberli/habersiz özçekimler de buranın gerçeği… Ve çok güzel yüzler var… En baştaki fotoğrafımız da onlardan biri…

Hindistan'ın kalbi Delhi...Bir sonraki durak Iscon Tapınağı… Hinduizm’in en büyük üç Tanrı’sından biri olan Vişnu’nun avatarlarından biri Krishna… Ona inananlarınsa ibadet yeri burası… Benim en sevdiğim ve açıkça en eğlendiğim tapınak burası oldu. İçi tertemiz, içerideki dini ritüelleri ise yaşamanız lazım… Sürekli canlı yapılan müziğe eşlik olarak aşağıdaki sözler söyleniyor inananlarınca…

“Hare Krishna Hare Krishna Krishna Krishna Hare Hare

Hare Rama Hare Rama Rama Rama Hare Hare”

Duvardaki panoda bu sözler yazılı olduğundan onlara eşlik edebilmek bana oldukça keyifli geldi… İnananlar birçok ritüelden geçtikten sonra yere uzanarak ibadet ediyorlar. Her yerde olduğu gibi burada da gönüllük esası hakim. Gelenlere yemekler hazırlanıyor, isteyenler yiyebiliyor. Bunun haricinde insanlar yiyecekler de getirebiliyor yanlarından ve sonra ihtiyacı olanlara dağıtılıyor. Sürekli bir sirkülasyon hakim… Dilerseniz Aşramlarda üç gün hiçbir şey ödemeden konaklamanız da sağlanıyor. Onlarla beraber yere oturup ilahilerini eşlik etmek, mekanda sürekli var olan mutluluk havasına tanıklık etmek harikaydı… Ve öğreniyorum ki, eğer bir tapınakta yemek varsa orada güvenerek yiyebilirmişiz. En temiz ve en güzelleri burada satılanlarmış… E böyle söylenince de ilk lezzet testimi burada yapıyorum; sebzeli ve booll baharatlı bir sandviç… Sözde acı değil dediler ama nafile… Bir de un helvasına benzeyen ve neredeyse birbirinin aynı olan iki tatlı denemem oluyor… ımmm, hiç de fena değil 🙂  Ve nasıl bir tapınak merak ediyorsanız kısa videosu burada

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Daha İstanbulluluk psikolojisini üzerimizden atamamışız ki bir cafede dinledik… AVM’msi bir yerde içtiğimiz kahve dükkanının hemen yanından Sturbucks da vardı ama oradan değil de ülkenin zincir kahvecisi Cafe Coffee Day‘i tadalım dedik… Hindistan’ın her yerindeler ama, pek de güzel değildi hani…Hindistan'ın kalbi Delhi...

Veee çok da uzun bir vaktimizi ayırdığımız Akshardam Tapınağı (Swaminarayan Akshardham Mandir)… Girişinden başlamalıyım anlatmaya… Hindistan’da geçireceğim 21 günün ilki ve bir kaosun ortasında bulmak kendimi! İnanılmaz bir insan kalabalığı hayal edin… Birkaç kuyruk var girişte… Bunlardan biri eşyalarınızı emanete vermek için diğeri de içeri girebilmek için… Ve her kuyruktu 3-5 ayrı sıra hayal edin… Cep telefonları dahil, çanta ve elektronik eşya içeri almıyorlar. Emanet yeri üst üste eşyalarla dolu, dedim daha ilk günden vedalaş Buse… Bu hengameyi atlattıysan al soluğu giriş kuyruğunda… Yine kadın-erkek ayırıyoruz ve en kapsamlı aramadan geçiyorsunuz içeri girerken… Şöyle söyleyeyim hani mahrem yerler denir ya hah oraları bile elle kontrol ediyorlar! Tapınağın hangi bölümlerini gezmek istiyorsanız, oralar için bilet almanız gerekiyor içeriden biz en kapsamlısını aldık… İyi ki de öyle yapmışız, içerisi tek kelime ile ha-ri-kaydı! Elimde o güne dair fotoğraf yok ama gördüklerim ve hissettiklerim bana yetti… Muhteşem bir mimari sizi karşılıyor önce… İçeride Hinduizm’in doğuşunu anlatan filmi izlemek, tiyatral kukla gösterisinden tarihe tanıklık etmek, kayıkla yaptığımız gezintide balmumu objelerden hazırladıkları yaşam biçimlerini gözlemlemek, hava karardığında havuz başında gerçekleştirdikleri su ve ışık gösterisiyse beklentimin çok çok üzerindeydi…

Saatlerimi alsa da Akshardam Tapınağı her dakikasına misli misli değdi… Bu arada çıkışta bıraktığım çantamı eksiksik teslim almak da paha biçilemezdi tabii… İlk gün için fazla mıydı? Evet, ama yorulmak gezmenin doğasında var… Yarına hazırım 🙂

Hindistan'ın kalbi Delhi...Zaman Eski Delhi‘nin sokaklarında kaybolma zamanı! Metrodan indiğimizde direkt bir kaosun içinde buldum kendimi… Tuktuklar, kornalar, rikşalar, insanlar, insanlar… Her yer ayrı bir cümbüş… Sokakta terzi mi arasın? Yoksa berber mi? Sokak lezzetleri her yerde… Bizim Eminönü’nün bi 100 yıl gerisi gibi… Burada da gelinlikçiler, takıcılar, baharatçılar gibi ayrı ayrı sokaklar var. İlk durağımız Eski Delhi’nin ara sokaklarından birinde yer alan Jain Tapınağı (Jain Svetambar Temple)… Jainizm inanıncındaki Hinduların tapınaklarından biri… Farklı bir düşünce prensipleri var… Şiddete tamamen karşılar. Bu nedenle deriden yapılmış hiçbir şey kullanmıyorlar. Bu inaçtaki kişilerin çok da dürüst olduğu söyleniyor. Örneğin esnafsa, bu inançtaki bir esnafla pazarlık yapmayın deniyor. Zaten hakkı neyse o fiyata satıyorlar ve pazarlığın bile insana şiddet olacağını düşünüyorlar. Vejeteryanlar, hatta toprağın altında yetişenleri bile yemiyorlar. Tapınaklarının içinde bir çan bulunuyor. Gelenler bu çanı çalarak Tanrılarına geldiklerini duyuruyorlar. İçinde el yapımı çok değerli tablolar bulunuyor. Benim ilgimi çekense tapınağın rehberi bize eşlik ederken gönüllü inananlardan biri Tanrılarının tozunu alıyor, kıyafetlerini değiştiriyor, ona taze çiçekler sunuyor olmasıydı. Ve öğrendim ki bu seramoni günde birkaç kez yapılıyormuş… Düşündürücü… Benim de orada olduğum 8 gün onlar için önemli bir dönemmiş… Oruçlar tutuyorlar, seramoniler düzenliyorlarmış… Yine bunun bir parçası olarak sokakta bir anda bir bando sesi duydum ve sokağa fırladığımda önde bando ekibi arkada kadınlar yürüyüş yapıyorlardı. İşte o kısa geçiş merasimi burada… Orada olduğum sürece de belli aralıklarla tekrarladılar bu yürüyüşü… Küçük not; eğer giderseniz hemen yanındaki gümüşçü hem döviz bozuyor hem de takıları oldukça uygun fiyatlı… Ve eevet pazarlık yapmadan almak gerekiyor, çünkü o bir Jain…

Hindistan'ın kalbi Delhi...Ve yine sokaklardayız… Sokaklara çiş yapma konusuna gelince şöyle… Duvarlara yapan var mı? Evet… Ama daha çok sokak üzerlerinde tuvalet olarak kullanılmak üzere ayrı duvarcık tuvaletler var. Bu duvarlara karşı yapıyorlar, hatta sıra bekliyorlar… Oralarda evet çiş kokuyor ama geçince gidiyor 🙂 Tam bir keşmekeş yaşıyoruz, işte Delhi’nin bir başka yüzü… Baharat Pazarı‘ndayız… Sağlı sollu baharatçılardan birine girdiğimde oradaki görevli tek tek baharatları ve masala dedikleri karışımları tanıtıyor. En ilginç gelense siyah tuz oldu bana… İki sert taş tuzu birbirine çarpıp avucuma ufaladığında koklamamı istedi. Ne kokuyor hadi tahmin edin? Bilemediniz… Yumurta… Evet tuz resmen yumurta kokusunda… Ve sonradan denediğim üzere bu tuz yemeğe girdiğinde pek de hoş bir lezzet yaratmıyor… Ve hemen baharatçıların yanına yakışır bir bina; Chili Tower… Acı biberlerin dağıtım yeri burası… Katlar dolusu kurutulmuş acı biber… Aralarından geçerken hapşırıklar, öksürükler gırla… Satıcılardan biri bana “al ye” demez mi… Oldu canım… Binanın tepesinden bir manzara var ki, nasıl güzel görünüyorsun Delhi… İçi ise işte bu görüntüdeki gibi…

 

 

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Hava o kadar sıcak ki deli gibi su içiyorum ama durum şu ki hiç çişim gelmiyor 🙂 Neden mi? Çünkü çok sıcak olduğundan terle dışarı atıyormuşuz tüm suyu, burada pek tuvaleti gelmezmiş insanların… Enteresan 🙂

Öğle yemeği için durak noktamız Karim’s… Cuma Camii (Jama Masjid) e gelmeden önce sokak satıcılarından birinden hindistan cevizi alıyoruz. Birçok yerde bu meyve satılıyor, amaç sadece meyve yemek değilmiş tabii, aynı zamanda vücudun elektrolit eksikliğini bu meyvenin suyu dengeliyormuş… Su kaybediyoruz ya… sonuçsa, ben içemedim… ehehee 🙂 Hiç beğenmedim çünkü…

Hindistan'ın kalbi Delhi...Ve Cuma Camii’ndeyiz… Burası Hindistan’ın en büyük camisiymiş. Giriş tam bir fiyaskoydu. Normalde omzu örtmen yeterli olurken bize bir cübbe giydirmeyi zorunlu tuttular, yetmiyor ayakkabıları da çıkarmamızı istediler. İçinden bahsetmiyorum bu arada, avluya da ayakkabıyla sokmuyorlar. Görüntü şöyle; yerler alev, ben cübbem üzerimde zıp zıp avluda sarı tavşan gibi dolanıyorum! Avlunun tam ortasında bir havuz var, söylenen burada abdest alınıyormuş…. Valla içi üzerindeki yeşil yosundan görünmediği gibi pislik içinde, parmağımı bile sokmam o derece… Bu havuz ve abdest, biraz çelişkili…. İçeride bizden açıklar cübbesiz gezerken bizi neden almadılar o da ayrı bir muamma… Kafanı da kapatman gerekmiyor etti 3… Biz de rengarenk cübbelerimizle bol bol fotoğraf çektik içeride… Bu arada 25.000 kişi aynı anda namaz kılabiliyormuş burada… Seccade yok ortada, direkt taşa kılıyorlar. Ve Şah Cihan’in imzası bu camiide de mevcut…

 

 

 

 

 

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Hindistan'ın kalbi Delhi...Hindistan'ın kalbi Delhi...Çıkışta denemeden dönmemek adına rikşa ya biniyoruz. Tuktukların bisikletli versiyonu… Her yaştan insan kullanıyor bu araçları… Eğer bir yaşlının kullandığını tercih ettiyseniz amca yolun neredeyse yarısını inip bisiklet elinde sizi taşıyor. Gençse genelde ayakta, kan ter içinde götürmeye çalışıyorlar Delhi’nin dar, kalabalık ve çamurlu sokaklarında… Walla iyi ki yaptım diyemeyeceğim. Onlar binmemiz, iki kuruş kazanmak için önümüzde arkamızda koşturuyorlar ama yüreğim acıdı benim bir daha da binmedim. Rikşa sırasında çektiğim video da burada izlemek isterseniz… Bu arada öyle bir sokak aralarındayız ki gerçekten anlatılmaz yaşanır… Bir kişiye nasıl çarpmadan gidiyorlar anlamak mümkün değil. Arada sevimli enstanteneler de olmuyor değil… Mesela öğrenciler bu tuktuk ya da rikşaları okul servisi gibi de kullanıyorlar mesela; 6-7 öğrencilik servis araçları 🙂 Çantalar yanlardan sarka sarka, saçları iki örgülü formalı öğrenciler… çok tatlılar! Eski Delhi’nin ara sokaklarında sağa sola şaşkın bakışlarımdan kurtulup başımı bir ara göğe kaldırdığımda göğü göremedim… Şaka şaka… Gördüm tabii de, her taraf öyle bir kablo kalabalığı ki…. Ordan oraya uzanan, yerlere sarkan birbirine dolanmış kabloları her yerde rastlamak mümkün…

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Akşama bıraktığımız bugünün son tapınağı da Sih Tapınağı… (Gurudwara Bangla Sahib) Burası Sih inancındakiler için bir hac mekanı… Turist olduğumuzdan bizi özel bir alana aldılar önce… Burada inançları ile ilgili kısa bir tanıtım yaptı bizimle ilgilenecek olan görevli… Sihler hani erkeklerinin başlarına türban gibi birşey takıp saçlarını bunun altına gizleyen inanıştakiler… Din Hindistan'ın kalbi Delhi...konularında çok da ihtisaslı olmayan ben öğrendim ki, erkekler saçlarını doğduklarından itibaren kesmiyorlarmış, sadece çok az uçlarından alıyorlarmış o da bazıları… Çocukken uzayan saçlarını alınlarının neredeyse hemen üzerinden daire şeklinde toplayıp üzerine tülbent sarıyorlar. Yaşları büyüdükçe de o sarığa geçiyorlarmış… O sarıklar da sarık olarak satılmıyor, kumaşı kendileri sararak o hale getiriyorlarmış… Bunlar benim için yeni bilgi 🙂 Yine tüm eşyalarımızı, ayakkabılarımızla birlikte bu alanda bırakıp dışarı çıktık. Girişte hani yüzme havuzlara girerken bazen ayak havuzları olur ya kumunu bırakıp geçersin… Öyle bir havuza girip çıkmamız istendi. Allahım benim için çok zor bu! Bana göre burası tam bir mantar yuvası… Tabii girdim… Sonra ellerimizi dizili musluklardan birinde yıkamamazı istediler, o da tamam… Sonra ıslak ayaklarımızla ve herkesin! ıslak ayaklarla bastığı ıslak halıda yürüyerek ibadet alanına ulaştık… İşte sınandığım anlar… Ama geçti… İbadethanenin içinde canlı ilahiler söyleniyor, her yer beyaz mermerden oymalarla dolu… Çok kalabalık olmasına rağmen oldukça temiz bir yer burası.. Dışarıdaki büyük havuzun suyu onlar için çok kıymetli, zemzem gibi… Tapınağın bir başka bir bölümünde de sürekli yemek pişirilen büyük bir mutfak alanı var. Her dil ve dinden insan burada gelip gönüllü olarak mutfakta yapılacaklara destek olabiliyor. Dev dev kazanlar, kepçeler… İşte bu yiyecekler diğer tarafta yüzlerce kişiyi doyuruyor. İstersek bizim de yiyebileceğimiz söyleniyor ama çok da aç olmadığımızdan yemedik orada… Bize tapınağı gezdiren görevli de bir Türk kız arkadaş edinmiş instagramdan… Onun da derdi ona Türkçe bir mesaj atsak birlikte 🙂

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Geç saatlerde CP dedikleri Central Park‘tayız… Bütün gün Delhi’nin top patlamış hali burada modernizme bırakıyor. Crocs’una kadar mağaza mevcut… Telefonlara Internet sağlama işini buradan hallettik hemen… Kısaca anlatayım, Airtel’den aldık 1 aylık 500 rupi… Günde 2 GB internet ve ülke içindekilerle görüşme hakkı oluyor. Bir fotoğraf (orada çekiveriyorlar) ve adres (kaldığımız hostelin adresi yeterli) istiyorlar. Biraz bekletiyorlar orada, sonra onay geliyor… Yarım saat içinde hattım açıldı. Kaldığım süre boyunca da hiç sorun çıkarmadı bana sağolsun, bu kadar ucuza internet daha ne olsun… Sonrasında madem modern bir yerdeyiz bir bira içelim dedik… Seçtiğimiz yer Lord of the Drinks… Bölme bölme yapmışlar mekanı… İçeride canlı müzik var, sohbet etmek istersen daha sakin müzikler çalan ayrı bölümleri de var… Harika hizmet, güzel müzikler… Delhi’nin karmaşasını üzerimden bir silkeledim burada…

Hindistan'ın kalbi Delhi...

İki günlük Eski Delhi deneyiminde Hindistan’a hızlı bir giriş yaptık… Bugün Delhi’de son günümüz… Yoğun, yoğun az oldu çok yoğun bir program yine bizi bekliyor… Metro Delhi’de önemli bir Hindistan'ın kalbi Delhi...ulaşım ve oldukça kurtarıcı… Unesco Dünya mirası listesindeki Kızıl Kale (Red Ford) bugünün ilk durağı… İstanbul’dan gelirken sokakta çocuklara vermek için lolipoplar yanıma almıştım. İlk şeker sahibini buluyor burada… Çocuk her yerde çocuk, bir şeker bile gülümsemelerine neden… 1639’da 5.Babür İmparatoru Şah Cihan tarafından, Shahjahanabad Sarayı olarak inşa edilen büyük kumtaşı duvarıyla tanınıyor. 1857’ye kadar 200 yıl Babür hanedanının imparatorlarının ve ailelerinin yaşadığı yer olarak kullanılıyor. Büyük bir hol çarşıdan giriliyor, Mina Lady deniyor buraya… Kapalı Çarşı’nın minyatürü gibi… Yerel ürünler satılıyor… Ve bu çarşı muazzam bir bahçeye açılıyor. Burada dünyadaki cennet olarak nitelendirdikleri yollar var… Kale deniyor ama içeride minik bir şehir yaratılmış. Duvarlarda zamanından altınlar varmış… Ama daha sonra da göreceğimiz birçok kale ve özel yerde olduğu gibi savaş sonraki bu altınlar hep yağmalanmış. İçeride çapraz akustik mimari kurgulanmış… Heme bir deneme yapmak üzere bir duvara ben, çapraz duvara da arkadaşım geçiyor, o normal sesiyle konuşuyor ben diğer tarafta onu gayet net duyabiliyorum. Daha sonra bu mimari başka yerlerde de karşımıza çıkıyor. Oldukça büyük ve keyifli bir bahçesi var. Sincaplar her yerde ve elden besleyebilmekse harikaydı benim için… Banyan Ağacı’nın hikayesini sonra anlatırım, burada ilk kez gördüm meğer burası için çok özel bir ağaçmış… Ve gerçekten kendine hayran bırakacak kadar güzel.. Gerçekten çok büyük ve insanı yoran bir yer Red Ford… Yarım günümü bu harika yerde geçirmek güzeldi… Ama açım ve en kolay alternatif bir Mc Donald’s… Et menü yok tabii ki, vejeteryan menüleri ise hiç de fena değil… Burada kaldığım süre boyunca maksimum ölçüde vejeteryan beslendiğimi söyleyebilirim. Ay atlamadan geçemeyeceğim… Hani böyle cam kenarında bar gibi oturulur ya, Mc’de öyle oturuyorduk. Dedim ya bir ilgi çekiyoruz nedense Hindistan’da her gelip geçen bize bakıyor. Onu koy bi tarafa; bir baktık bir adam sokağın ortasında elinde ucu pamuğa sarılı bir çubuğu başka bir adamın kulağına sokuyor. Meğer o çubuğu sokan adam “kulak temizleyicisi”ymiş… Bizim izzet ikram KBB’a gidip yaptığımız temizlik! Hindistan’da oldukça hijyenik! koşullarda sokaklarda yapılabiliyor… Yorum sizin…

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Yorgun muyum? Asla… Görmem lazım daha… O zaman şehir yürümek lazım… Ne kadar yürüdüğümüzü hatırlamıyorum ama ayaklarım artık bitme noktasındayken meşhur masala çaylarından deneyelim dedik… E tabii yol kenarında… Gitmeden sokakta yeme sakın diyen tüm arkadaşlarıma selam olsun… Bırak üçüncü günü, ilk günden ben yemeye başladım bile 🙂 Tencerede demlenen bol baharatlı bir çay… Walla neredeyse her gün masala içtim ama bundan iyisini içmedim… Kaldı ki tencerenin sürekli kaynayan ve yanan sütünden gelen dibi tutmuşluğun getirdiği pislik de lezzet veriyor olabilir tabii 🙂 Masala diyorlar çünkü, masala karışım demek aslında… Kimisi suya, kimi süte katıyor kakule, karanfil, tarçın, zerdeçalı…. Bu içtiğim gibi sütlüsü daha başarılı… Keşke bir de içtiğimiz kaldırım da çiş kokmasaydı iyiydi hani… Acaba sidik kokusunu bastırdığı için mi bu masala güzel geldi bana o gün, yoksa gerçekten mi güzeldi… Bak bilemedim şimdi 🙂

Hindistan'ın kalbi Delhi...Agresen Ki Baoli… Nasıl güzel bir yersin sen? Oraya, buraya gitme ama buraya gel Delhi’deysen… Öyle az zaman da verme… Dur, izle, düşün, fotoğraf çek, kitap oku… Bilmiyorum çok zaman harca burada işte… Burası Delhi’deki yirmi civarındaki tarihi su kuyularının en büyüğü, zamanında birçok şehrin su ihtiyacı buradan karşılanıyormuş… Filmlerin, fotoğrafçıların önemli kareleri için sıklıkla kullandıkları bir yer… Ve kesinlikle beni kendine hayran bıraktın Baoli…

 

 

 

 

 

 

 

Hindistan'ın kalbi Delhi...1.Dünya Savaşı’nda ölen Hintliler anısına yapılmış India Gate… Üzerinde savaşta şehit düşen 70.000 askerin isimleri tek tek kazınmış ve içlerinde bir de kadın var ki o savaşta görev alan hemşire… Çok güzel ambiyansı olan bir yer… Oldukça turistik olduğundan çantalara dikkat deniyor, sürekli size yanaşan satıcılar var çünkü…

Günün yorgunluğunu atmak için yine CP’deyiz ve Delhi’deki son gecemizde tercihimiz bu sefer Jazz Cafe… Harika bir ortam, dekorasyonun, içeceklerin, sunumun çok keyifli olduğu bu kafede dinlendikten sonra çok da geç olmadan hostele doğru yolu tutuyoruz. İlk tren yolculuğumuz için sırt çantalarımızı toplama zamanı…

 

 

 

 

 

Çağırdığımız Uber’le tren istasyonuna doğru yolu tutuyoruz. Evet Hindistan’da Uber var ve sorunsuz çalışıyor. Hostelden yaklaşık 45 dakika mesafede istasyon…. Delhi’nin tren garı bundan sonra gideceğimiz tüm istasyonlara göre rengarenk ve çok ama çok kalabalık… Trende karşımdaki ranzada tanımadığım iki Hinti adam yatıyor. Üstte yatan kriketçi bir genç… Alttakiyse sanırsam bir iş adamı… Kriketçi tüm hünerlerini göstermek istercesine merdiven kullanmadan kollarından kuvvet alarak çıkıyor ranzanın tepesine… Aman da nasıl etkilendik; dermişimm:) Bir tek koridor tarafında perde var, adamlarla aramızda öyle perde falan yok yani… Ve sanki her gün tanımadığım birileriyle uyurmuşum gibi normal(!) karşılıyorum bu durumu… Trenin camları açılmıyor… Pasaport, param belimdeki çantada, sırt çantam ayak dibimde uyudum akşam… Uyandığımda yatağımda bir böcek merhaba dercesine bana bakıyordu ama olsun; kendimle çeliştiğim ne çok şey yaşadım şu üç günde…

Hindistan'ın kalbi Delhi...

Her baktığım yerde konuşacak, yazacak çok şey bıraktı Delhi… Algıların duruma bakışla alakalı olduğunu mesela… Daha yolun başındayım… Gidecek çok yolum, görecek onlarca hikaye var biliyorum… Ve ben heyecanla onları yaşamayı bekliyorum… Bekle Varanasi geliyoruz…

Konaklama: Traveller Hostel / Odalarda 4-6 kişi kalınıyor. Metroya yakın, kahvaltı veriyorlar, öyle çok birşey beklemeden tabii…

Delhi Toplam Yürüme: 34,2 km

 

Bu yazı ilginizi çektiyse bunları da okumak isteyebilirsiniz;

“Hindistan vizesini merak edenlere…”

Facebooktwittergoogle_pluslinkedin

Benzer yazılar

Yorum Yapın

*