Ege’nin Keyfi: Selçuk – Şirince

İstanbul’dan sabahın erken saatlerinde başlayan yolculuğumuz İzmir’de yaşayan kardeşimde aldığımız bir günlük mola sonrası tüm hızıyla başladı. Söylemeden geçemeyeceğim, İzmir’e yolunuz düşerse Floryalı Restaurant’ta “kendin pişir kendin ye” keyfini çıkarmanızı öneririm. Mangala koyacağınız etleri seçtikten sonra tek yapmanız gereken ızgarayı bir alt bir üst yaparak muhteşem etlerin yanmamasını sağlamak :) Ne koku var ne de duman… Size sadece afiyetle yemek düşüyor.

Eğer bir bayram günü ziyaret edeceksiniz Selçuk’u ören yerlerinin kapılarını 13.00’de açacağını hatırlatmam gerek… Müzenin DSC02823_2-1024x768yanındaki çay bahçesinde simit, peynir ve yeni demlenmiş çay eşliğinde yapacağınız kahvaltı, yüzünüze vuran sabah güneşiyle daha da keyifli bir hal alır… Gezecek çok yeriniz olduğunu unutmayarak, dalın keyifli sokaklara…

Yol boyunca tarihi su kemerleri size eşlik ediyor. Kemerlerin üzerindeki leylek yuvaları sizi gülümsetecek… Su kemerlerinin altındaki çay bahçesi “gel bana da bir kahvemi iç!” diye bağırıyor. Buranın hemen yakınındaki tren istasyonu dikkatinizi çekecek… Filmlerden kalma tarihi bir yer. İzmir-Selçuk 3.-TL. Sıra sıra peronlar fotoğraf çekilmek üzere bekliyor sizleri.

Gezdiğim yerlerin sokaklarında dolaşmayı seviyorum. Çünkü bu sayede görüyorum asıl yaşanmışlıkları. Bir yerlere gitmeden evvel illaki karıştırıyoruz hepimiz “Buraya gidersem nereleri gezeyim, nerede konaklayayım, ne yiyeyim” diye. Ama asıl halk ne yapar bilemiyoruz, göremiyoruz okuduklarımızda. Ben oralarda gezerken gördüm ki, Selçuklular çok güleryüzlü daha uzaktan siz gelirken onlar da gülümsüyor. Ve tertemiz, özenle bakılmış her yer. Sokaklar, caddeler farklı farklı çiçeklerle bezenmiş. Müzeler, camiler, ören yerlerinin her biri özenle korunmuş ve en olması gereken haliyle bizlerin beğenisine sunulmuş.

DSC02839_2-1024x768İlk durağımız İshak Paşa Camii. Minik avlusu aynı zamanda gül bahçesi. Çeşmelerinin yanındaki takunyalar 50 yıl öncesine ait sanki. Çarşının girişindeki Akıncılar Mescidi kiliseden dönüştürülmüş bir taş yapı. Kale, Selçuk’un her noktasından tüm ihtişamıyla el sallıyor sanki. Kalenin hemen yanındaki İsa Bey Camii yine kiliseden camiye dönüştürülmüş. Avlusu aynı zamanda bir açıkhava müzesi gibi. Ben böyle bir camii görmedim desem yalan olmaz sanırım. İbadethane bölümü avluyla kıyaslandığında küçük olmakla birlikte avlusu gerçekten çok etkileyici. Caminin dışındaki bıcırıkçılar sizi karşılıyor. Ve her yerde 1.-EUR’ya nar suyu ikram ediliyor. Eee biz de içmeden geçemedik tabii… Camii’nin çıkışında yol sizi Artemis Tapınağı’na ulaştırıyor. Günümüze ulaşan bölümü oldukça sınırlı olsa da dünyanın yedi harikasından biri olarak kabul ediliyor.

Selçuk’un birkaç kilometre dışına çıktığınızda Yedi Uyurlar, Efes ve Meryem Ana sizi bekliyor. Yedi Uyurlar’ın güzel bir hikayesi de var ve oldukça iyi korunmuş. Efes’i önceden gezdiğimden bu gezide yoktu. Bu nedenle rotamızı DSC02816_2-1024x768Meryem Ana Kilisesi’ne çevirdik. Burasının bir müze olmadığı ta giriş kapısından, içerideki her noktada defalarca kere vurgulanıyor. Meryem Ana’nın öldüğü yer olarak kabul ediliyor ve Hristiyanlar burayı hac olarak görüyor. Dualarla birliktea müzik size eşlik ediyor ve loş ışık altındaki bu mistik yapının sizi de etkilememesi imkansız. Çıkışta ufak bir bağış karşılığı alabileceğiniz mumlar dışarıda bekleyen alanda yakılabiliyor. Bahçedeki çeşmeden su içilip, adaklar için tasarlanmış alana çaput bağlanabiliyor. Ve söylemeden geçemeyeceğim… Yine her yer pırıl pırıl. Tuvaletleri bile; içeri girdiğinizde kesif bir temizlik kokusu burnunuza çarpıyor. Selçuk Müzesi oldukça büyük bir alana kurulmakla birlikte içerik olarak çok da zengin olduğunu söyleyemeyeceğim. Ancak müzecilik kurgusu oldukça başarılı. Bu arada bilirsiniz, her müzenin bir bölümü o müzeye ait hediyelik eşyalara ayrılır. Bu müzenin bunun en iyi örneği denebilir. Aklınıza gelebilecek her türlü burada denebilir. Bebek tulumundan kalem kutusuna, ipek eşarbından altın sikkesine kadar ve fiyatları da oldukça uygun.

Bunca “görelim” programının ardına biraz “yiyelim” yapmak lazım öyle değil mi? Selçuk’un yaklaşık 20 km dışında Ortaklar Somuncu Baba’da çöp şiş zamanı… Yolunuz düşerse mutlaka uğrayın ve “Kim daha fazla çöp yiyecek?” oyununa siz de katılın… Süper!

Akşamüstü Şirince’deyiz. En son 8 yıl evvel geldiğim Şirince’yi tanıyamadım; büyümüş kocaman olmuş… Dükkanlar, şaraphaneler artmış, kalabalıklaşmış… Siz neler yaptınız derseniz; 42 çeşit bitkiden yapılan sabunların arasından hangisini seçeceğiniz ya da onca güzel şarabın arasından hangisini tercih edeceğiniz konusunda kesin siz de zorlanacaksınız :) Burada tüm şarap evleri, şaraplarını satmadan evvel bir tadım seramonisi gerçekleştiriyor. Birçoğu minik kadehlerde ayaküstü sunumlar yaparken bizim gittiğimiz Kaplankaya Şarapevi fonda keyifle çalan müzik eşliğinde masamıza ince uzun bambu bir tabaka üzerinde minik kadehler ve altlarında hangi şarabın hangi meyveye ait olduğunu belirten bir formatta sunuldu. Sunulurken de denildi ki “verilen sırayla için ki ağzınızdaki lezzet sizi rahatsız etmesin”. Sonuç olarak o yıl yapılan festivalde birinci olan bir beyaz şarapla, karadut şarabı tercihimiz :)

Sonra… Sonra şaraba devam… Üzüm Cafe’nin keyifli ortamında ister kahve ister şarap içip, ister tatlı ister peynir tabağı ye… güleryüzlü bir sunum, keyifli rahat koltuklar ve arkada güzel müzikler olsun diyorsanız buraya mutlaka uğramalısınız. Benim tercihim elmalı şarap, kızımın tercihi ise dondurmalı ıslak kek oldu. Ve buradan ayrılırken çok keyifliydik. Bir köyde olup da köy kahvesinde oturmamak olmaz. Muhtarlığın bahçesinde Türk kahvelerimizi yudumladıktan sonra konaklayacağımız Selanik Pansiyon’dayız. Şöminenin yanındaki sedirlerin üzerinde aldığımız kahve molası ardına bir Şirince gecesine hoşçakal dedik.DSC02992_2-1024x768

Sabah erken saatlerde tavuk sesleri eşliğinde uyanıp kendimizi Şirince’nin Arnavut kaldırımlı sokaklarında bulduk. Köyü tepeden görebileceğimiz tepeye tırmanıp, siz de bol bol fotoğraf çekin. Kiliseyi gezip, çarşıdan yaptığımız alışverişin ardına pansiyonumuzda beş çeşit ev yapımı reçel, bal, tereyağ, süzme yoğurt ve çeşit çeşit peynirin doyurucu lezzetiyle kahvaltımızı yaptık.

DSC03007_2-1024x768Şirince’den çıktığımızda yol boyunca mandalina bahçeleri bize eşlik ediyordu. Bunlardan birinde de mandalina satıcısı bahçeden kendi mandalinalarımızı kendimizin toplayabileceğini söyleyerek verdi bir elimize kovamızı, diğerine de makasları, biz de daldık bahçeye. Dalından meyve toplamanın bu kadar keyifli olabileceğini düşünmemiştim. Siz de bu keyfi yaşadan dönmeyin derim ben…

İki günlük bir molanız varsa siz de mutlaka Selçuk ve Şirince’ye gidin, yaşayacağınız bu muhteşem atmosferde, siz de şehrin sıkıntısından arının…

Facebooktwittergoogle_pluslinkedintumblr
buse

buse

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*